THE SESSIONS – AŞK SEANSLARI

BUGÜN NE İZLESEM
 
The Sessions oldukça sıradışı bir konuya sahip. Oscar adaylıklarına sahip filmleri takip ederken, ezelden beri sevdiğim Helen Hunt’ın en iyi yardımcı kadın oyuncu dalında aday olduğu film hakkında da tabii ki bilgi edinmem gerekiyordu. Mark O’Brien isimli engelli bir şair ve gazetecinin gerçek hayat hikayesinden esinlenen film, hatta “On Seeing A Sex Surrogate” makalesinden senaryolaştırılmış. Çok fazla tanınmayan Polonya asıllı yönetmen Ben Lewin belki de yetmişinden sonra bu film ile beklediği üne kavuşmuştur. Belki de öyle bir derdi yoktur! Senaryosunu da Ben Lewin’in yazdığı filmde bence oldukça başarılı bir iş çıkarılmış. Oyunculuklarıyla daha çok ön plana çıksa da, senaryo olsun, kurgu olsun klasik sinema anlayışından oldukça farklı ögeler taşıyor film. Oyunculuklar demişken, Helen Hunt sayesinde dikkatimi çeken yapım, belki de benim açımdan en büyük hayal kırıklığını yine Helen Hunt sayesinde yaşattı. Mark O’Brien karakteriyle John Hawkes, sadece yüzündeki mimikleri kullanarak müthiş bir oyunculuk sergiliyor ve bu performansıyla Oscar ve benzeri önemli ödüllere aday olmaması bile sürpriz bence. Shameless dizisindeki Frank Gallagher rolüyle gönülleri fetheden William H.Macy bu sefer peder rolüyle bizi şaşırtıyor! Diğer yan rollerde de oldukça başarılı performanslar mevcut tabii.

 

Filmin konusuna gelirsek, Mark O’Brien, geçirdiği çocuk felci nedeniyle boynundan aşağısını kullanamayan bir engelli yazar ve şairdir. Sürekli yardımcı bulundurması gerekliliği olan Mark, zamanının çoğunu da nefes almasını kolaylaştıran metal bir kutunun içinde geçirmek zorundadır. Yardımcılarından birisinden memnun kalmadığı için işten çıkarmak durumunda kalan Mark, yeni bir yardımcıyla çalışmaya başlar. Amanda adlı bu genç kızdan çok memnun kalması dışında, ona duygusal olarak da birşeyler hissetmeye başlayan Mark, kısa süre sonra pat diye kıza seni seviyorum deyince kız ondan uzaklaşıyor ve işten ayrılıyor. Yeni başlayan Vera ile ise normal bir ilişki sürmeye devam ederken karşısına ilginç bir makale konusu ve iş teklifi çıkıyor. Engelli insanların cinsel tecrübelerini ve sıkıntılarını anlatabileceği bir konu hakkında makale yazması isteniyor Mark’dan. Bu konuda araştırma yapmak için birkaç yerle görüşürken karşısına seks terapisti Cheryl ile birebir konuyu tecrübe etme şansı çıkıyor. 38 yaşındaki Mark’ın bu konuda hiçbir tecrübesi olmaması üstüne, geçmiş yaşamındaki tüm zorluklardan kaynaklanan korkuları da mevcut. Sadece cinsellik anlamında bakir olmayan Mark, duygusal anlamda da bakir olma özelliğine sahip. Bu konuda hem bakıcısından, hem de arkadaşlarından destek gören Mark, dindar bir katolik olmasının da etkisiyle mahalle kilisesinin yeni rahibiyle sıkça tecrübelerini ve sorunlarını paylaşmaktan çekinmiyor.
 
 
Mark O’Brien’ın kendine özgü dindarlığına rağmen, meraklılığı, korkuları, zekice esprileri filmi size bağlayacak en önemli özellikler. Onu kesinlikle ayrı bir yere koymak lazım. Mark dışındaki karakterlerden seks terapisti rolündeki Helen Hunt kesinlikle çok iyi oynuyor ve cesur sahnelerde bile rahat tavırlarıyla, özellikle ülkemizde tabu halinde olan cinsellik konusunda gayet normal bir şeymiş hissi uyandırıyor. Ancak ilerleyen yaşı nedeniyle sanırım yüzüne yaptırdığı estetikler hem oyunculuğunu etkilemiş hem de benim yıllar önce hayran olduğum As good as it gets – Benden bu kadar filmindeki Oscarlık oyunculuğuna gölge düşürmüş. Keşke normal bir şekilde yaşlansaymış diye düşündüm açıkçası. Rahip rolündeki William H. Macy  oyunculuğundaki başarısı dışında, karakterin Mark ile diyalogları filmin belki de en keyifli sahneleri. Mark içinden gelen her türlü şeyi rahatlıkla aktarıyor Rahibe ve aldığı tepkiler de her zaman yerinde ve keyifli. 
 
 

Çok zor bir konusu var bu filmin. Engelli bir insanın cinsellik yaşaması kesinlikle sıradışı bir konu özellikle ülkemiz için. Belki de sapıklık olarak nitelendirir çoğu insan. Ama filmi izleyince bütün önyargılarınızdan kurtuluyorsunuz. İnsanların yaşadığı cinsellik hiçbir yönüyle sapıklık değil aslında; insanca yaşandığı sürece.. İnsanca yaşanması için ise işin içinde sevginin, aşkın olması gerekiyor. Zaten aslında Mark’ın bu konuda tecrübe yaşamaya bu kadar hevesli olmasının nedeni hayatı boyunca özel bir insan tarafından sevilmemesi, sevgisine karşılık bulamaması. Cinsellik sadece bir araç olmuş hayatının aşkını bulma yolunda. Cinsellikten bu kadar korkmasının nedeni ise toplum baskısı aslında. Birçok engelsiz insanın da içinde yaşadığı bu korkular mevcut Mark’ın hayatında. Filmi izledikten sonra ben bir kez daha şu hisse kapıldım. Tüm insanlar aynı aslında, istekleri de aynı, korkuları da.. Sevinçleri de aynı üzüntüleri de.. Hepimiz aynı teranenin içinde dönüp duruyoruz, hala neyi paylaşamıyoruz işte onu anlamıyorum. Diğerlerini kısıtlamasak, kendimiz de özgür kalacağız aslında gün gelince. Bir yerden başlamak lazım..

Makaleyi orijinal haliyle okumak isteyenler için;
http://thesunmagazine.org/issues/174/on_seeing_a_sex_surrogate?page=1

 
 

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir